Temmuz 17, 2013

Oğullar Ve Rencide Ruhlar- Alper Canıgüz

Her roman yazarı için büyük bir yetenek gerekir. Okuyucunun gülmesi, ağlaması, heyecanlanması onun yani yazarın ellerindedir. Çoğu yazar da bence bunu bir ağırlık olarak görüp kurduğu cümlelerle karşısındakine belli de ediyor bu ağırlığı taşıdığını. Fakat, Alper Canıgüz o kadar rahat bir dille yazmış ki okudukça okuyası geliyor insanın. Evet bahsettiğim kitap Oğullar Ve Rencide Ruhlar. Zekice kurgulanmış, mizaha yönelik bir cinayet kitabı da denilebilir. En iyisi biraz konudan bahsedeyim.


 Alper Kamu –birkaçına göre Albert Camus isminden gelen Alper Canıgüz’e göreyse Kemalettin Kamu düşünülmesi gereken kişi- yaşı beş fakat sözleri, hali, tavrı 30 yaşında olan bir küçük adam. Etrafındaki insanlar da o kadar alışmış ki artık ona hiç yadırgamadan akıl danışanlar bile var. Kitap, Alper Kamu’nun bir cinayete tanık olmasıyla içindeki dedektif ruhunu da hareketlendiren olaylar çemberini konu alıyor. Açıkçası başta ‘ne oluyor yahu ?’ diye sorabilirsiniz. Tuhaf gelebilir her şey. Ama okudukça siz de alışıyorsunuz bu minik adama. Güldükçe güldüm. Her yorumundan ben de bir cümle altını çizdim. Okuyup kötü duygulardan arınabileceğiniz bir kitap :)


Keyifli okumalar :)



‘’Russel paradoksu bize her şeyin hiçbir şeyin içinde yer aldığını açıkça gösteriyor.’’

‘’Descartes’i düşünüyorum gözlerim kapalı/ Ya ilham geliyor ya inme iniyor…’’


‘’İnsan yüreği bir sarkaç gibidir. İstediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa doğru kaymaya başlar.’’

                                                                                               -Zeze

Temmuz 15, 2013

Okudum #8 Düğümlere Üfleyen Kadınlar- Ece Temelkuran


‘Çünkü bir erkek bir kadının nefesi kadardır.’


 Yolları kesişen dört kadının kendini buluş romanı demek sanırım en doğrusu olacak. Uzun zamandır okuduğum kitaplarda hiç böyle içinde hissetmemiştim kendimi. Sanki Amira, Maryam, Esma ve anlatıcı ile yan yanaydım ben de. Hatta bazı zamanlarda anlatıcının yerinde ben vardım. O kadar içine çekti bu roman beni. İki günde bitirdim. 471 sayfa su gibi akıp gitti. Bitirdiğim günün ertesi sabahı uyandığımda ‘Amira bugün ne yapacak acaba?’ diye düşünüyordum. Size de oluyor mu bu ? Bana uzun zamandır olmuyordu. J

.Beni hayran bırakan noktalardan en etkilisi: Ece Temelkuran kurduğu cümlelerle her şeyin üzerini örtmeyi başarmış. O ne güzel cümleler öyle… Ne kadar anlamlı yazılanlar… O kadar cümleyi, paragrafı not aldım ki defterime, hepsini buraya yazarsam sığdıramam sayfalara.

 Yazılacak çok şey var aslında ama ben sadece konuyu anlatmak istiyorum size. Çünkü ne kadar girersem işin içine size o kadar ipucu vermiş olacağım. Roman birinci kişinin ağzından anlatılıyor. Ben hep Ece diye düşündüm onu. İsim geçmiyor. Tunus’ta diğer üç kadınla yolları kesişiyor Ece’nin. Birbirinden değişik üç kadın. Biri erkek gibi tavırlarıyla ön planda bir diğeri ise tam tersine dişiliği ile belirgin. Öncelikle bu ikisiyle tanışıyor. Daha sonra Madam ile tanışmaları oluyor. Daha sonra ne oluyorsa henüz tanışmış bu dört kadın birlikte uzun ve ara ara tehlikeli bir yola çıkılıyor. Sebep mi ? Sebep sadece bir erkek.  İntikam için yıllarca beklemiş bir kadın. Ve diğer üç kadının bu yolculukta kendini bulacak olması.

Yolculuklarında onlara  eşlik ederken kah heyecanlanıyor kah üzülüyorsunuz. Dedim ya. Sanki onlarla beraber o arabada siz de varsınız. En iyisi bir de siz okuyun yorumlayın. Belki içlerinden birinin yerine bile koyabiliyorsunuz kendinizi çünkü.

Keyifli okumalar J


 ‘’…Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkardım.’’

‘’İnsan, o da eli iyi gelmişse, hayatta kendini bütünüyle bir kere görür. Ömrün gerisi ya o sahneye yeniden kavuşmak için geçer ya da kaçmakla.’’

‘’Dışarıdan görünenin aksiydi her şey. Sığınan sığındığını var ediyordu. Korunmaya ihtiyacı var gibi görünen, aslında koruyandan daha kudretliydi.’’


‘’Başka kadınların çaresizliklerine öfkelenen kadınlar muhakkak kendi çaresizliklerine öfkeleniyordur.’’



                                                                                                      -Zeze

Temmuz 12, 2013

Okudum #7 Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar


Bu ay kitap kardeşliği olarak benim hayranı olduğum Ahmet Hamdi'yi ağırladık. Bir önceki yazımda da yazdığım gibi, daha önce birçok kitabını okuduğum ünlü edebiyatçımızın bu kitabı da beni etkilemeyi başardı.




 Diğer kitaplarından farklı olarak, burada temel aldığı veya işlediği yardımcı konular ile beni hep araştırmaya yöneltti. Mesela psikanaliz ile tanışmama neden oldu. 'O da neymiş ?' diyenler, buyurun Vikipedi nimeti yardımcı olsun :) Okuduğum süre boyunca bir elimde telefonum bir elimde kitabım sürekli kavramaya çalıştım bir şeyleri. Sonuç olarak psikanaliz bundan sonra bolca okuyacağım konulardan biri oldu. Gerçekten öğrendim dedikçe bitmeyen, sonu olmayan bir konu.








  Baş karakterimiz, çocukluğunu enteresan batıl inançlar ve fakirlik içinde geçiren bir adam, Hayri İrdal. Kısa bir süreliğine Nuri Efendi'nin saatçi dükkanında çalışmış ve ustasının bilgilerine hayran olarak o da aynı maneviyatı içinde taşımıştır. Yıllarını yokluk içinde geçiren kahramanımız, bir gün Halit Ayarcı ile karşılaştıktan sonra her şey değişir. Ustasından aldığı o maneviyatı sonuna kadar kullandırtarak yüksek mevkilere gelmeyi başarır. Fakat görür ki, maddiyat işin içine girdiği zaman etrafındaki insanlar eskilerden çok farklı olarak tek tek değişir. Anlayacağınız o ki Hayri İrdal'ın değişen hayatı ve yaşadıkları üzerine bir kitap. Bu arada ufak bir sır vereceğim. Hayri İrdal, Halit Ayarcı ile tanıştıktan sonra kitap su gibi akıyor. Daha öncesinde sakın bırakmayın :)

 Şunu söylemeden geçemeyeceğim; başkası yazsaydı bu romanı,başkası anlatmaya çalışsaydı, inanın okunması çok ama çok zordu. Kitabın dili yazıldığı döneme de bağlı olarak biraz sıkabiliyor çünkü. Fakat Ahmet Hamdi'nin farkı şu ki; yazarımız şiirlerinde benimsediği sembolist tarzını bu romanda da devam ettirerek mesajlara, göndermelere yer veriyor. İnsanların varlık ve yokluk; geçmiş ve gelecek arasında kalışını bir mizaha yayarak anlatıyor bize. Her okuyan farklı bir açıdan bakarak yakalayabilir bu sembolist bakışı. İşte romana tadını veren de tam olarak bu. Kusursuz Ahmet Hamdi Eseri dedirten bu.

Romanı anlatıp Mübarek'ten bahsetmemek olmaz değil mi ? Kahramanımızın çocukluğunda, bir şekilde evine yerleşmiş olan bu eski, ingiliz işçiliği, ihtayar saat.. Okudukça, içinizde onun da yeri çok ayrı oluyor :)

Eveet bir 'Allahaısmarladık' da benden Hayrı İrdal...

Keyifli Okumalar :)




''İçimde kendim mazim olsa bile o günlere karşı katılaşmış bir taraf var.''

''.... Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki zaman ve mekan, insanla mevcuttur.''

''Şu hakikati kendi hayatım bana öğretti: İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir.''

''Sabır insanoğlunun tek kalesidir.''

''İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalinizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti.''

''Hayatta uğradığımız bütün güçlükler az çok kafamıza gelen ilk fikirden bir türlü silkinip çıkamayışımız yüzünden değil midir ?''


                                                                            -Zeze

Temmuz 03, 2013

Ahmet Hamdi Tanpınar- Saatleri Ayarlama Enstitüsü





 Sonunda kargom bugün geldi ve benden mutlusu yok :) Ahmet Hamdi benim favori yazarlarımdan biridir. Buna Beş Şehir romanını okuduktan sonra karar vermiştim. Daha sonra Huzur geldi. Kalbimin baş köşesine oturdu. Mahur Beste ve Sahnenin Dışındakiler'de aynı derece keyifliydi. Veee şimdi aylardır okumayı en güzel zamana bıraktığım Ahmet Hamdi kitabı; Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Kitap Kardeşliği ile beraber okunuyor :) Var mı benden mutlusu ?
 Kitabımı bitirir bitirmez yorumumu yapacağım :)











-Zeze

Temmuz 02, 2013

Okuduklarım #6 İclal Aydın- Bir Cihan Kafes

 Aslında iki hafta önce bitirdiğim bu kitabı ancak yazma zamanım oldu. Ehliyet sınavı koşuşturması ve sağlık problemlerim yüzünden hiç vaktim olmadı. Bir de anlaşılacağı üzere yazmak için heyecanlanmadım. Bu kitaptan beklentilerim o kadar fazlaydı ki hayal kırıklığına uğradım diyebilirim :(
 İclal Aydın duruşuyla, karakteriyle hep çok beğendiğim bir kadın oyuncu;yazar olmuştur. Gülen yüzünün arkasına gizlediği acılar,ayrılıklar hep ilgimi çekmesine nedendir. Belki de bu nedenle çok şey bekledim. Tabi ben böyle konuşuyorum ama verilmiş çok büyük bir emek var ortada. Ama gelin görün ki düşündüklerimi yazmadan duramam ben. İlk sayfalardan itibaren gözünüze çarpan şey, kitabın dili oluyor. O kadar basit bir anlatım var ki. Açıkçası kendi acemi hikayelerime benzettim içimden. Başta ''Nasıl ya İclal Aydın okuyorm ben dimi ?'' olduktan sonra alışıyorsunuz.
 Konusuyla; üç kadını birbirine bağlaması, aralarındaki olayları;yaşananları anlatması çok hoş. Ama 'harika bir kitaptı' demem için bundan fazlası gerekiyordu.
 Benim için çok büyük bir idol olan İclal Aydın bu kitapla birlikte sıra sıra geriledi. Okuyup sizin de yorumlarınızı duymayı isterim.

Şimdiden keyifli okumalar :)


''Aşkta mesele şu ki... O dönme dolap, adı üzerinde, dönüyor... Yükseliyor... Alçalıyor... Ama sen hep en tepedeki halini anımsıyorsun...''

''İnsan bildiği bir şeyin yoksunluğunu hissedip acı duyar sanırım.''

''İstanbul mutsuz yatsan da sabah biğr mucizeye uyanabileceğin bir şehir.''

''Bilirsiniz değil mi, insan dünyanın en büyük yalancısıdır kendine. İnanmak isteyin yeter ki; ne bahaneler bulur yürek.''

''Kararında yalnızlık iyidir.Yeni bir güne,yeni bir güneşe hazırlar insanı. Ama ötesi... Ötesinden kork işte! Allah iki şeyi sevmez kızım. Israrlı günahı ve isyanı. Mutsuzlukta bu kadar israr edersen bir gün isyan edersin.''

                                                                         

                                                                     -Zeze