Aralık 13, 2014

Kadının Adı Yok - Duygu Asena



ilk kez Duygu Asena okudum. Aslına bakarsanız ilk kez bu denli feminizmi savunan, bu denli kadın haklarından bahseden bir yazarı okudum. Dün öğlen başladığım kitabı akşamüzeri bitirmiştim. Yer yer neyden bahsedeceğini öğrenmek için okudum. Yer yer de gerçekten ne yapacak şimdi bu kadın dediğim için.

Aralık 10, 2014

Handan- Ayşe Kulin


 Gerçekten zıtlıklarla dolu bir bünyem var. Bazen hiç okuyamıyorum. Gerek çok yorgun eve gelişimden gerekse hiç içimden gelmediğinden. Evet benim de içimden kitap okumak gelmeyebiliyor :(  Ama gelin görün vize haftalarımda onlarca kitap bitiriyorum. İnat değil mi çalışmayacağım

Aralık 04, 2014

Çi- Akilah Azra Kohen

 Merhabalarrr. Bu yazıyı mutfakta, tarçınlı rulo yapmak için mayaladığım hamurumu beklerken, Sıla Özledim Onu şarkısı eşliğinde yazıyorum. Nasıl minnoş nasıl tatlı bir koku var size anlatamam. Tarçın kapağının kavanozu açılır da birkaç saat sürcek olan o kokusunu bırakır ya mutfağın her köşesine hani işte öyle bir koku. Yabancılarda yeni yıla özel yapılan bu tatlıyı sürekli dizilerde filmlerde görüyordum. En son Gündüzsefası'nda Sarah Jio'nun da tarifi vermesiyle kendimi tutamadım ve mutfaktayım ^.^


                                                              ''İyi bir hikaye asıl bittiğinde başlar.''

  Dayanamayıp mayalanmayı yarıda kesmemek için bir şeyler yazayım dedim. Fark ettim ki ben Çi yorumumu yapmamışım. Her yerde görmekten bıktığınız;bıktığımız Çi hakkında çok bir şey söyleyip sizi sıkmayacağım. Şöyle kısa bir yorum yapalım bakalım :)

 Çi, Fi'nin devam kitabıdır.

Kasım 25, 2014

Gündüzsefası - Sarah Jio


Geçen sene yaz aylarında tanıştım Sarah Jio kitapları ile.  Bayılarak okudum. Yağmur Sonrası ve Mart Menekşeleri’ni ard arda iki günde bitirip hemen bloga yorum yazmıştım. Beni yakaladığı; vurduğu o duygusal ama bir o kadar da gizemli tarzına hayra olmuştum. Biri benden tavsiye kitap istese hala ilk olarak onun kitaplarını öneriyorum.

Geçtiğimiz sene Tüyap zamanı Böğürtlen Kışı adlı

Kasım 24, 2014

Fi- Akilah Azra Kohen


 Fi hakkında çok uzun süredir konuşuluyor. Yaklaşık iki haftadır elimdeydi ve en son iki gün önce bitirdim. Aslında daha kısa sürede de bitebilirdi fakat sindirerek okumak en iyisi olur diye düşünüyorum. Okuyanlarınız varsa sizde yazımın altına yorumunuzu yapın lütfen. Benimle aynı veya farklı düşünceleri de merak ediyorum ^.^

Değişik bir kitaptı Fi.
Konusu nedir ? Bilmiyorum.

Kasım 07, 2014

Mekan Gezintilerim- 7 Gr (Art Cafe)


 Merhabalar ! Yoğun bir vize haftasından sonra kendimi eve kapatıp blogumla ilgilenmeye adadım yine. Ben mi tembelleştim yoksa ikinci sınıf mı çok zor bilmiyorum. Neyse zor olduğunu düşünmek istiyorum diyelim o zaman =D

 Beni bilen bilir boş olduğum her anı yeni bir mekan keşfetmek için kullanabilirim. Uzayıp giden kocaman bir mekan listem vardır. Bir gün evde otururken neden buraya da yazmayayım diye düşündüm. Listemi de paylaşmak istiyorum ama şimdilik gidip de en sevdiğim mekanlardan biriyle başlıyorum bu yazı serime  ^.^



 Uzun süre listemde kalan bir mekandı 7 Gr. Galatasay Lisesi'nden aşağıya inerken Hayriye Caddesi'nde kalan sıcacık yer. Taksim'e çok fazla gitmediğimden dolayı bir türlü yolumun düşmediği küçük kutu gibi bir kahve dükkanı.
 Bir gün rastgele bir arkadaşıma ''Şu sokakta böyle bir yer vardı. Haydi oraya gidelim.'', dedim. Bu arada arkadaşlarım bir tanedir. O kadar çok yere sürükledim ki onları hiç sesleri çıkmadı ^.^ Neyse işte biz kalktık gittik. Nasıl sevdik nasıl sevdik anlatamam. O günden sonra çok kez gittim. Her seferinde de Yücel Abi'nin içten sohbetiyle daha da güzelleşti mekan. Siz macchiato istersiniz mesela o ne yapıcaksın onu azcık kahvenin üzerine köpük. Ben sana mocha yaptım der.Sesini çıkartmazsın çünkü haklıdır iyi ki mocha yapmış dersin içinden =D Hele annesinin yaptığı küçük kekler ve her yediğinde başka bir tat kattığı tart kekleri tek kelimeyle şa ha ne!


Altta görmüş olduğunuz resimdeki kahve çok lezzetliydi. Espresso içine konmuş dondurma şahane uyum. Adını hatırlayamıyorum ama söyleseniz şak diye koyarlar önünüze :)



                                                                                             

 İster ders çalışmak ister sohbet isterseniz de kitabınızı sakin kafayla okumak için mükemmel bir mekan. Daha ne diye dil dökeyim gidin işte la ^.^

                                          -Zeze

Kasım 01, 2014

Sırça Fanus- Sylvia Plath



''Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum.''

 Geçen ay kitapyurdundan sipariş edip, uzun süre rafta beklettiğim Sırça Fanus sonunda okundu efendim. Bu kadar süredir rafta beklemesi bir yana yaklaşık bir haftadır da elimde süründü bu kitap. Kesinlikle sıkıcı değil kesinlikle uzun bir roman da değil ama bir şekilde vakit aldı bitirmem.

 Plath kendi iç dünyasını mükemmel bir şekilde yansıtıyor okuyucuya. Depresiflik, intihara düşkünlük ve kafa karışıklığı.. Esther ne yaşıyorsa siz de onu yaşıyorsunuz. Hikaye en başından bu şekilde başlamıyor tabii. Zeki ve çalışkan

Temmuz 07, 2014

Sinan Akyüz-Incir Kuşları


 Ben hep okunan kitapların okuyucu için bir zamanı olduğuna inanırım. Bu mevsimlere göre değişir, yaşa göre değişir veya sadece ruh haline göre değişir. Ama değişir. Çünkü daima her anın bir diğerinden farklılığı vardır. Mesela bu cümleyi yazmadan öncesi ve sonrası bile farklı benim için değil mi? Buradan varmak istediğim konu şu ki; Incir Kuşları'nı seneler önce değil de şimdi okuyor olmam bence rastlantı değil.

 Bir aşk hikayesi diye başladım aslında. Aşk hikayesi içinde de anlatılacak olan Boşnak katliamı diye düşündüm. Bence ilk sayfalarda herkes bunu düşünmüştür ya da düşünür. Roman ilerledikçe,

Temmuz 03, 2014

Halil Cibran- Ermiş

 İtiraf ediyorum. Son zamanlarda instagramda bu kitabı çok fazla görüyordum. Sadece bu nedenden ötürü merakım yüzünden okudum demeliyim ^.^  Halil Cibran okunmadan önce kesinlikle geçmişi araştırılıp bilinmesi gereken bir yazar. Bu adımdan sonra okunulan her cümleye başka bakıyorsunuz çünkü. Yazar hakkında kısa bilgi için tık tık


 Ermiş, öğütler kitabı desem yanlış olmaz. İçinde aşktan çocuklara, evlilikten güzelliğe, duaya dair birçok konuda öğüt barındıran kısa bir yol gösterici. Belki benim gibi tek okumayı istemezseniz de başka bir kitapla beraber kolaylıkla götürebilirsiniz. Anlayacağınız yazılacak çok fazla yorum yok aslında. Mutlaka okuyun diyemiyorum ama okuyun ^.^


ARKA KAPAK

"İnsan için tüm amaçlarını susuzluktan çatlamış dudaklara ve tüm yaşamı bir çeşmeye dönüştüren bir armağandan daha büyüğü yoktur kuşkusuz. Benim şerefim ve ödülüm işte bu armağanda yatıyor. Ne zaman içmek için çeşmeye gelsem, diri suyun kendisini susamış bulmamda..." Yıllar boyu kendisine yurt olan kentten ayrılırken, Ermiş'ten geride bıraktığı halka hitap etmesi istenir. Kent halkı ona aşk, evlilik, suç, ölüm, güzellik ve daha pek çok konuda sorular yöneltir. Aldıkları karşılık, hoşgörü ve sevginin biçimlendirdiği bir insan yaşamı üzerine hazine değerindeki öğütlerdir. Haklıyla haksızın, suçluyla suçsuzun, dimdik ayakta duranla düşmüşün aslında aynı insan olduğu bir yaşamdır bu...
(Tanıtım Bülteninden)



Sayfa Sayısı: 56
Baskı Yılı: 2014
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

                                                                           -Zeze

Fethiye Çetin- Anneannem




Beni bir kitaba ilk yönelten şey kapak tasarımıdır. Ve bu konuda benim için üst sıralarda yer alan bir yayınevi de Metis Kitap’tır. Anneannem’de de beni kendine çeken ilk şey yine tasarım oldu. Bir mezar resmi ancak bu kadar şık olabilirdi diye düşünüyorum. Kapak incelememden sonra içerik araştırmasına giriştim. Kitabın türünün anlatı olduğunu görünce önce bir durdum. Ne yazık ki bir türlü aşamadığım konulardan biri de böyle farklı türlere karşı olan korkum. Neyse dedim bu sefer yapma bunu Zeze dedim ve tamamen kitabın konusunu araştırmaya yöneldim. Arka kapağından, yapılan yorumlardan anladığım kadarıyla Fethiye Çetin anneannesinin bilmediği geçmişini öğreniyor ve bunu içten bir şekilde bir kitaba dönüştürüyordu.

 Çok büyük heyecan ve umutla başladım. Benim için en değerli insanlardan biri anneannemdir. Beni tanıyan herkes bilir aşığımdır ona. Bu yüzden yazarın yerine kendimi koyarak okudum. Şu bakımdan kendimi koyarak; acaba benim anneannem böyle şeyler yaşamış olsaydı ben nasıl hisseder, insanlara nasıl anlatırdım ? Zira bu şekilde okumadan devam etseydim kabaran Türklüğümle kitabı bırakabilme ihtimalim vardı.
 Fethiye Çetin, anneannesinin 1915 yıllarında yaşanan Ermeni olaylarında geçen çocukluğunu, ailesinden koparıldıktan sonra besleme muamelesi gördüğü evde yaşadıklarını, sonrasında gerçek kimliğini insanlardan saklayışını kaleme döküyor. Kısa, net ve sıkmayan şekilde anlatıyor. Hatta ben Heranuş hakkında biraz daha bilgi bile isterdim.

  Yazar çocukluğunun geçtiği evi  gerçekten şahane betimlemelerle en içten şekilde anlatıyor. Özlemini son damlasına kadar size hissettiriyor. Gel gelelim yaşanan olayları anlatırken net ve kesin cümleler kuruyor. Bunu da tabi ki yazarı ilk ağızdan duyarak, en yakının böyle vahşet dolu olaylar yaşamasına bağlıyorum.
 Anlatı türünde ilk kez okudum. Nedense anlatı olmamasına karşın  Serenad tadında bir kitap beklemiştim. Yine de tek günde, severek okudum. Beni yaşanan bu olayları daha çok araştırmaya yöneltti diyebilirim. Eksikleri var evet ama değişiklik isterseniz okuyun derim.

ARKA KAPAK
"O günler gitsin, bir daha geri gelmesin..." 
Bu coğrafyada yaşayan herkesin şu ya da bu şekilde bildiği ama üzerinde konuşmamayı tercih ettiği saklı yaşamlar. Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biri: 
Heranuş ya da diğer adıyla Seher. 
Torunu Avukat Fethiye Çetin anneannesi hakkındaki gerçeği yıllar sonra öğrendi. Anneannesinin akrabaları Gadaryanlara ise onun ölümünün ardından ulaşabildi. Konuşacak çok şey, sorulacak çok soru vardı. 
"Yaşamı boyunca akla hayale gelmeyecek zorluklara göğüs germiş, çocuklarının ve yakınlarının karşısına çıkan engellerle baş etmiş bu kadın, gerçek kimliği söz konusu olduğunda neden kendini bu kadar çaresiz hissediyordu? Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor, isteklerinin arkasında duramıyordu? 
Anneannemin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı cümlede gizli belki de bu soruların cevabı: O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...



Sayfa Sayısı: 120
Baskı Yılı: 2014
Yayınevi: Metis Yayıncılık

                                                                        -Zeze


Temmuz 02, 2014

Buket Uzuner-İstanbullular

Heyyoo yazlik semalarindan hepinize merhaba ^.^ 10 gunluk kacamagima gectigimiz cumartesi start verdim ve ailemin yaninda huzurlu bir tatile basladim efenim. Tabi yazliga gelmem demek internet bakimindan bol sikinti anlamina da geliyor. Bu yaziyi saygideger Huseyin araciligiyla -kendisi iphone'um olur- cok zor sartlar altinda yaziyorum. Aslinda bu yorumdan once yayinlamam gereken iki tane kitap yorumum vardi. Gel gelelim onlar bilgisayarda internetin baglanmasini bekleyedursun, ben acil bir sekilde size İstanbullular hakkinda dusuncelerimi aktarayim. 

 Yazliga gelirken nasilsa cok kalmayacagim icin yanima dort tane kitap almisim. Farkinda bile degilim ikisi zaten bitti. Diger ikisine gecmeden once yazlik raflarindaki eski kitaplari bir karistirayim dedim ve en sevdigim yazarlardan olan Buket Uzuner ile karsilastim. İstanbullular romani daha once cok duymadigim ve dikkatimi cekmeyen eserlerindendi. Hakkinda yorumlari okudum. Konusuna baktim. Tamamdir basliyorum dedim. Fakat...



 Arkadaslar bir kere her yapilan yoruma inanmayin. Uzuner hayati boyunca boyle bir roman yazmaz bir daha diye dusunuyorum. 200. sayfaya geldim hala beni cezbetmedi. Ben kendime inanamiyorum kendim Uzuner'e inanamiyor. Bunu nasil yaptin sen diye sorup duruyor ona. Hic yapmayacagim bir sey yapip ne yazik ki bu romani yarim birakacagim. Belki daha sonra tekrar okur ve fikrimi degistiririm. 
 Arka kapaga bakinca konusu sanki butun kahramanlar bir olay orgusu icinde gibi gozukuyor. Sanki hepsi yuz yuzeler gibi. Ama degiller. Yazar ayni siralarda ayni havalimaninda bulunan birkac insani anlatiyor. Tanimlamaya calisiyor. Her birini sayfalarca kalemliyor tabi. Yok benim icim almadi. Uzule uzule birakiyorum. Okumak isteyeni tutmuyor ama tavsiye de etmiyorum..

ARKA KAPAK

Yaz 2005. İstanbul Atatürk Havalimanı. Modernitenin ve şehrin sınırında genetik bilimciden gurbetçi işçiye, taksi şoföründen ünlü bir heykeltıraşa, tuvalet temizlikçisinden mimarlar odası eski başkanına kadar İstanbullu 15 kişinin yolları kesiştiğinde yüzyılımızın göçlerle genişlemiş İstanbul'undan, dolayısıyla Türkiye'sinden bir kesit ortaya çıkıyor. Bir İstanbul romanının olmazsa olmazı aşk elbette baş köşede yer alıyor. 
Büyük bir tehdit altında başlayan gerilim dolu dört saat boyunca İstanbul, Belgin ile Ayhan'ı kendisiyle ve aşkla hesaplaşmaya zorluyor.


Sayfa Sayısı: 
519
Baskı Yılı: 2007
Yayınevi: Everest Yayınları 

                            -Zeze

Haziran 26, 2014

HASAN ALİ TOPTAŞ- GÖLGESİZLER


 Uzun süredir yenmeye çalıştığım bir huyum var. Daha önceki yazılarımda da bundan çok kez bahsettim. Herkesin bir anda okumaya başladığı -popülerliliği artmış- kitapları; yazarları bir türlü okuyamıyorum. Örnek vermek gerekirse en son okuduğum Kahraman Tazeoğlu kitabında 16 yaşındaydım. Bukre çıktı inanın bir cümlesini dahi okumadım, okuyamam. Şimdi niye buradan giriş yaptı bu kız  bu başlık altında derseniz; Hasan Ali Toptaş da benim için popüler yazarlar arasındaydı. Uzun süre çok satanlarda kalan Heba kitabı ile beni itmişti de itmişti. Ama bu huyumun her yazar için doğru olmadığını gerçekten tabularımı yıkınca anladım. İnstagramda okuduğu tüm kitapları tatlı deli şekilde yorumlayan, her kitaba iştahla yönelmeyi sağlayan dünya tatlısı bir insanla keşfettim Gölgesizler'i. Ah şahane de oldu bu keşif.

 Hasan Ali Toptaş o kadar güzel bir dil kullanıyor ki bu romanında resmen kelimelerle dans etmiş diyorsunuz. Masal içinde masal desem yeridir. Öyle güzel dinliyorsunuz ki bu masalı o kadar tatlı geliyor ki hiç bitmesin istiyorsunuz. Yer-Zaman, Varlık-Yokluk, Düş-Gerçek kavramlarını usta bir şekilde dillendiriyor yazar. Mekan olarak iki yer var elimizde. Biri köy biri şehirdeki berber dükkanı. Köyde yaşanan olaylar geçmişi, berberdeki olaylar ise şimdiki zamanı. Ki bunlar da zaman kavramını oluşturuyor. Ama asıl hikaye varlık-yokluk üzerine kurulmuş durumda. Zaman bile bu kavramlarla hareket ediyor. Şimdi olan geçmişte olmuyor veya geçmişte olan şimdi de yer almıyor. Yani bilemiyorsun aslında bu kişiler var mı yok mu. İşte kitabın büyüsü bu şekilde sarıyor sizi zaten. 'İçim sıkılıyor' diyerek ortadan kaybolan Nuri ile başlayan olaylar, Güvercin'e, Cennet'in oğluna hatta canım muhtara kadar dokunuyor.

 İtiraf etmeliyim beğenmediğim bir nokta da var. Bence kitabın sonu gerçeğe bağlanmamalı biz hep bir düş gibi düşünmeliydik olanları. Bilmiyorum bu benim düşüncem tabi :) Ben beğendim. Çok severek okudum. Okuyun arkadaşlar okuyun ^.^

Siz de okuduysanız lütfen kitapla veya sonuyla ilgili yorumlarınızı yazın bakalım başka ne gibi düşünceler var meraktayım :)




-Arka Kapak-

Metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, tıpkı Kafka gibi sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar... 
Yazma serüvenini “hayatı kelime kelime genişletmek” olarak adlandıran Hasan Ali Toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. Tam bir yazı ustalığıyla, Türkçenin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak... 

Cennet’in oğlu kendini kendi varlığında yok etmişken, gerçekten kadının dediği gibi bir kez daha yok olmuşsa durum kötüydü. Bu işin sonu yavaş yavaş köyün tamamen yok olmasına dek gidebilirdi. Belki köy zaten yoktu da bunu kimse anlayamıyordu henüz; köylülerin hepsi alışmıştı yokun varlığına...


Baskı Yılı: 2008
Yayınevi: İletişim Yayıncılık



                                                                                                               -Zeze

Şubat 05, 2014

Ayfer Tunç- Suzan Defter


Bu haftanın başında 5 kız olarak üç günlük bir kaçamak yaptık. İstikametimiz haritada İğneada olarak gözüken fakat benim huzur olarak adlandırdığım küçük kasabaydı. Her şey o kadar güzel ve dolu doluydu ki yanımda götürmem gereken kitap ancak bu kadar yakışabilirdi. Kısa, öz ama bir o kadar tadını damağınızda bırakan bir kıs roman.

 İlk Ayfer Tunç deneyimimdi. Normalde okumak istediğim yazarlarla ilgili ciddi bir araştırma yapar ilk olarak hangi kitabı ile başlamam gerektiğini iyice anlamaya çalışırım. Ayfer Tunç'u da uzun zamandır araştırıyordum. Aslında onu keşfetmek istediğim ilk romanı Yeşil Peri Gecesi idi. Fakat d&r'a girdiğimde planladığımın tam tersi olarak, raflarda gezinirken elime gelen ilk kitabını aldım. Şanslıymışım gerçekten çok keyif aldım okurken de. Şöyle bir şey de var ki belki de siz bir yazarla ilk yolculuğunuza çıkarken bu tarzda okumak istemeyebilirsiniz. Okuduğum zaman, ruh halim yani kısacası her şey çok uydu ve bayıldım.

 Suzan Defter'in yazılış şekli de gerçekten çok ilginç. Kitap iki kişinin tuttukları günlüklerden oluşuyor. Çift sayfalarda erkek, tek sayfalarda kadın anlatıyor bize. Sanırım olumsuz eleştiriyi sadece bu yönde yapabilirim. Okurken biraz odaklanmayı bozuyor. Erkek anlatırken sayfa bitince yan tarafa geçiyorsunuz fakat devamı orada değil arka sayfada. Gerçekten konsantrasyonu bozan bir durum bence.

Ayfer Tunç okumaya devam etmek istiyorum çünkü kesinlikle tanınması gereken bir yazar..

-Arka Kapak-
"İnsan gençliğini aşka vermezse, gençlik ne işe yarar?"
"Ama kaybeden sonunda siz olmuşsunuz."
"Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?"
"Ama bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz."
"İyi ya boş değildi kucağım."
"Ama yandınız, kül oldunuz."
"Ama vardım, kül bunun kanıtı."

12 Eylülün gölgesinde boğulan bir aşk hikâyesi... Yaşamın kıyısında seyirci olmaktan öteye gidememiş bir erkek... Birbirinin ışığıyla kamaşan iki ayna arasında parçalanan bir kadın... Başkasının gözünde nasıl göründüğünü, iki günlük üzerinden anlatan deneysel bir çalışma. Modern zamanların karmaşık insanlık halleri Ayfer Tunçun usta kaleminden unutulmaz bir edebiyat şölenine dönüşüyor. 

Suzan Defter, daha önce öykülerinden biri olduğu Taş-Kâğıt-Makastan azat olmuş, tek başınalığı hak etmiş bir eser.
(Tanıtım Bülteninden)




       

                                                                                                               -Zeze

Şubat 01, 2014

Jodi Picoult- Anlaşma



Anlaşma, bir dönem instagramda çok kişinin elinde olan kitaptır. Bir anda herkes okumaya başlamış birbirine tavsiye der olmuştu. Benim de şöyle bir huyum var ki bir dönem popüler olan kitapları, herkes okurken okuyamıyorum. Bu nedenle Jodi Picoult ile tanışmam da geç geç ama bir o kadar güzel oldu.

 İstanbul kitap fuarından aldıklarımı bitirdim sanırken, bir de baktım okumadığım üç kitabım varmış. Bunlardan biri de Anlaşma'ymış. Tabi mutluluktan havaya uçtum o ayrı bir konu tabi :) Kitabın içeriğinden çok bahsetmeyeceğim çünkü bir arkadaşım çok fazla ipucu verdiğimden yakındı. Sadece okurken hissettiklerimi anlatacağım.

 521 sayfa olan bu kitabı tam bir günde bitirdim. Evet efenim sabah oturdum akşam kalktım başından. Elimden düşüremedim. Şimdi ne olacak acaba demekten bir su içmeye bile gidemedim siz düşünün halimi. Özellikle romanın iki zamanlı yazılmış olması yani bir günümüzün bir de geçmiş zamanı yazması beni etkileyen şeylerden biri oldu. Bazen ''aa inanmıyorum nasıl yapabilmiş bunu!'' diyerek ağzımı kapadım. Bazen de seni cadı demekten kendimi alamadım. Özellikle mahkeme salonundaki anlarda nefesimi tuttum. Basit bir aşk romanı gibi gözüken bu roman aslında çevre baskısıyla birbirine aşık olan, olduğunu düşünen iki gencin hikayesi.. Ve ben şiddetle tavsiye ediyorum.


NOT: Bu romanı okuyalı bir ay oldu. Yazdan beri yorumlayamadığım kitapları yavaş yavaş yazmaya başlama kararı aldım :)


-Arka Kapak-

Söylenecek bir sey kalmamıstı.

Kollarını ona dolayan kızın hayatının her evresini gözünün önüne getirebiliyordu;
bes yasında daha sarısın, on bir yasında hızla boy atıyor, on üç yasında elleri erkeksi.
Mehtap, çekik gözlerinde yansıyarak yuvarlanıyordu gökyüzünde.

Kız onun teninin kokusunu içine çekti ve "Seni seviyorum," dedi.

Genç adam onu o kadar usulca öptü ki kız bunu hayal ettigini sandı; gözlerine bakmak için biraz geri çekildi.
Ve silah patladı.
Harte ve Gold aileleri on sekiz yıl boyunca yan yana evlerde yasadı. Aile pikniklerinden en mahrem sırlara kadar her seyi paylastılar. Çocukları Chris ve Emilynin yakınlasması da bu nedenle sürpriz olmadı, hatta arzu edildi. Birbirini neredeyse dogdukları günden beri tanıyan, hiç ayrılmayan liseli iki genç, ailelerinin gurur tablosunda el ele gülümsüyordu; ikisi de
basarılı, ikisi de popüler, ikisi de pırıl pırıl.

Ama bir gece yarısı çalan telefonla her sey degisti;Emily basından vurulmustu, Chris olay yerindeki tek kisiydi ve silahta kendisi için de bir kursun oldugunu söylüyordu... 

İnsan, aile, dostluk, ask...

Siz olsanız ne yapardınız?



                                                                                                                             -Zeze


Ocak 01, 2014

Çekiliş Sonucu


Merhabalar. Bir hafta önce süresini başlattığım çekilişimin sonuçları belli oldu. İnstagram ve bloggerdan toplam 134 kişinin katılımıyla, random,org'a göre kazanan Damla oldu :)

 En yakın zamanda bir çekiliş daha yapacağım sevgiler :)





                                                                                                                             -Zeze