Kasım 25, 2014

Gündüzsefası - Sarah Jio


Geçen sene yaz aylarında tanıştım Sarah Jio kitapları ile.  Bayılarak okudum. Yağmur Sonrası ve Mart Menekşeleri’ni ard arda iki günde bitirip hemen bloga yorum yazmıştım. Beni yakaladığı; vurduğu o duygusal ama bir o kadar da gizemli tarzına hayra olmuştum. Biri benden tavsiye kitap istese hala ilk olarak onun kitaplarını öneriyorum.

Geçtiğimiz sene Tüyap zamanı Böğürtlen Kışı adlı

Kasım 24, 2014

Fi- Akilah Azra Kohen


 Fi hakkında çok uzun süredir konuşuluyor. Yaklaşık iki haftadır elimdeydi ve en son iki gün önce bitirdim. Aslında daha kısa sürede de bitebilirdi fakat sindirerek okumak en iyisi olur diye düşünüyorum. Okuyanlarınız varsa sizde yazımın altına yorumunuzu yapın lütfen. Benimle aynı veya farklı düşünceleri de merak ediyorum ^.^

Değişik bir kitaptı Fi.
Konusu nedir ? Bilmiyorum.

Kasım 07, 2014

Mekan Gezintilerim- 7 Gr (Art Cafe)


 Merhabalar ! Yoğun bir vize haftasından sonra kendimi eve kapatıp blogumla ilgilenmeye adadım yine. Ben mi tembelleştim yoksa ikinci sınıf mı çok zor bilmiyorum. Neyse zor olduğunu düşünmek istiyorum diyelim o zaman =D

 Beni bilen bilir boş olduğum her anı yeni bir mekan keşfetmek için kullanabilirim. Uzayıp giden kocaman bir mekan listem vardır. Bir gün evde otururken neden buraya da yazmayayım diye düşündüm. Listemi de paylaşmak istiyorum ama şimdilik gidip de en sevdiğim mekanlardan biriyle başlıyorum bu yazı serime  ^.^



 Uzun süre listemde kalan bir mekandı 7 Gr. Galatasay Lisesi'nden aşağıya inerken Hayriye Caddesi'nde kalan sıcacık yer. Taksim'e çok fazla gitmediğimden dolayı bir türlü yolumun düşmediği küçük kutu gibi bir kahve dükkanı.
 Bir gün rastgele bir arkadaşıma ''Şu sokakta böyle bir yer vardı. Haydi oraya gidelim.'', dedim. Bu arada arkadaşlarım bir tanedir. O kadar çok yere sürükledim ki onları hiç sesleri çıkmadı ^.^ Neyse işte biz kalktık gittik. Nasıl sevdik nasıl sevdik anlatamam. O günden sonra çok kez gittim. Her seferinde de Yücel Abi'nin içten sohbetiyle daha da güzelleşti mekan. Siz macchiato istersiniz mesela o ne yapıcaksın onu azcık kahvenin üzerine köpük. Ben sana mocha yaptım der.Sesini çıkartmazsın çünkü haklıdır iyi ki mocha yapmış dersin içinden =D Hele annesinin yaptığı küçük kekler ve her yediğinde başka bir tat kattığı tart kekleri tek kelimeyle şa ha ne!


Altta görmüş olduğunuz resimdeki kahve çok lezzetliydi. Espresso içine konmuş dondurma şahane uyum. Adını hatırlayamıyorum ama söyleseniz şak diye koyarlar önünüze :)



                                                                                             

 İster ders çalışmak ister sohbet isterseniz de kitabınızı sakin kafayla okumak için mükemmel bir mekan. Daha ne diye dil dökeyim gidin işte la ^.^

                                          -Zeze

Kasım 01, 2014

Sırça Fanus- Sylvia Plath



''Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum.''

 Geçen ay kitapyurdundan sipariş edip, uzun süre rafta beklettiğim Sırça Fanus sonunda okundu efendim. Bu kadar süredir rafta beklemesi bir yana yaklaşık bir haftadır da elimde süründü bu kitap. Kesinlikle sıkıcı değil kesinlikle uzun bir roman da değil ama bir şekilde vakit aldı bitirmem.

 Plath kendi iç dünyasını mükemmel bir şekilde yansıtıyor okuyucuya. Depresiflik, intihara düşkünlük ve kafa karışıklığı.. Esther ne yaşıyorsa siz de onu yaşıyorsunuz. Hikaye en başından bu şekilde başlamıyor tabii. Zeki ve çalışkan

Temmuz 07, 2014

Sinan Akyüz-Incir Kuşları


 Ben hep okunan kitapların okuyucu için bir zamanı olduğuna inanırım. Bu mevsimlere göre değişir, yaşa göre değişir veya sadece ruh haline göre değişir. Ama değişir. Çünkü daima her anın bir diğerinden farklılığı vardır. Mesela bu cümleyi yazmadan öncesi ve sonrası bile farklı benim için değil mi? Buradan varmak istediğim konu şu ki; Incir Kuşları'nı seneler önce değil de şimdi okuyor olmam bence rastlantı değil.

 Bir aşk hikayesi diye başladım aslında. Aşk hikayesi içinde de anlatılacak olan Boşnak katliamı diye düşündüm. Bence ilk sayfalarda herkes bunu düşünmüştür ya da düşünür. Roman ilerledikçe,

Temmuz 03, 2014

Halil Cibran- Ermiş

 İtiraf ediyorum. Son zamanlarda instagramda bu kitabı çok fazla görüyordum. Sadece bu nedenden ötürü merakım yüzünden okudum demeliyim ^.^  Halil Cibran okunmadan önce kesinlikle geçmişi araştırılıp bilinmesi gereken bir yazar. Bu adımdan sonra okunulan her cümleye başka bakıyorsunuz çünkü. Yazar hakkında kısa bilgi için tık tık


 Ermiş, öğütler kitabı desem yanlış olmaz. İçinde aşktan çocuklara, evlilikten güzelliğe, duaya dair birçok konuda öğüt barındıran kısa bir yol gösterici. Belki benim gibi tek okumayı istemezseniz de başka bir kitapla beraber kolaylıkla götürebilirsiniz. Anlayacağınız yazılacak çok fazla yorum yok aslında. Mutlaka okuyun diyemiyorum ama okuyun ^.^


ARKA KAPAK

"İnsan için tüm amaçlarını susuzluktan çatlamış dudaklara ve tüm yaşamı bir çeşmeye dönüştüren bir armağandan daha büyüğü yoktur kuşkusuz. Benim şerefim ve ödülüm işte bu armağanda yatıyor. Ne zaman içmek için çeşmeye gelsem, diri suyun kendisini susamış bulmamda..." Yıllar boyu kendisine yurt olan kentten ayrılırken, Ermiş'ten geride bıraktığı halka hitap etmesi istenir. Kent halkı ona aşk, evlilik, suç, ölüm, güzellik ve daha pek çok konuda sorular yöneltir. Aldıkları karşılık, hoşgörü ve sevginin biçimlendirdiği bir insan yaşamı üzerine hazine değerindeki öğütlerdir. Haklıyla haksızın, suçluyla suçsuzun, dimdik ayakta duranla düşmüşün aslında aynı insan olduğu bir yaşamdır bu...
(Tanıtım Bülteninden)



Sayfa Sayısı: 56
Baskı Yılı: 2014
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları

                                                                           -Zeze

Fethiye Çetin- Anneannem




Beni bir kitaba ilk yönelten şey kapak tasarımıdır. Ve bu konuda benim için üst sıralarda yer alan bir yayınevi de Metis Kitap’tır. Anneannem’de de beni kendine çeken ilk şey yine tasarım oldu. Bir mezar resmi ancak bu kadar şık olabilirdi diye düşünüyorum. Kapak incelememden sonra içerik araştırmasına giriştim. Kitabın türünün anlatı olduğunu görünce önce bir durdum. Ne yazık ki bir türlü aşamadığım konulardan biri de böyle farklı türlere karşı olan korkum. Neyse dedim bu sefer yapma bunu Zeze dedim ve tamamen kitabın konusunu araştırmaya yöneldim. Arka kapağından, yapılan yorumlardan anladığım kadarıyla Fethiye Çetin anneannesinin bilmediği geçmişini öğreniyor ve bunu içten bir şekilde bir kitaba dönüştürüyordu.

 Çok büyük heyecan ve umutla başladım. Benim için en değerli insanlardan biri anneannemdir. Beni tanıyan herkes bilir aşığımdır ona. Bu yüzden yazarın yerine kendimi koyarak okudum. Şu bakımdan kendimi koyarak; acaba benim anneannem böyle şeyler yaşamış olsaydı ben nasıl hisseder, insanlara nasıl anlatırdım ? Zira bu şekilde okumadan devam etseydim kabaran Türklüğümle kitabı bırakabilme ihtimalim vardı.
 Fethiye Çetin, anneannesinin 1915 yıllarında yaşanan Ermeni olaylarında geçen çocukluğunu, ailesinden koparıldıktan sonra besleme muamelesi gördüğü evde yaşadıklarını, sonrasında gerçek kimliğini insanlardan saklayışını kaleme döküyor. Kısa, net ve sıkmayan şekilde anlatıyor. Hatta ben Heranuş hakkında biraz daha bilgi bile isterdim.

  Yazar çocukluğunun geçtiği evi  gerçekten şahane betimlemelerle en içten şekilde anlatıyor. Özlemini son damlasına kadar size hissettiriyor. Gel gelelim yaşanan olayları anlatırken net ve kesin cümleler kuruyor. Bunu da tabi ki yazarı ilk ağızdan duyarak, en yakının böyle vahşet dolu olaylar yaşamasına bağlıyorum.
 Anlatı türünde ilk kez okudum. Nedense anlatı olmamasına karşın  Serenad tadında bir kitap beklemiştim. Yine de tek günde, severek okudum. Beni yaşanan bu olayları daha çok araştırmaya yöneltti diyebilirim. Eksikleri var evet ama değişiklik isterseniz okuyun derim.

ARKA KAPAK
"O günler gitsin, bir daha geri gelmesin..." 
Bu coğrafyada yaşayan herkesin şu ya da bu şekilde bildiği ama üzerinde konuşmamayı tercih ettiği saklı yaşamlar. Ermeni ve Hıristiyan iken Türk ve Müslüman olmuş binlerce çocuktan biri: 
Heranuş ya da diğer adıyla Seher. 
Torunu Avukat Fethiye Çetin anneannesi hakkındaki gerçeği yıllar sonra öğrendi. Anneannesinin akrabaları Gadaryanlara ise onun ölümünün ardından ulaşabildi. Konuşacak çok şey, sorulacak çok soru vardı. 
"Yaşamı boyunca akla hayale gelmeyecek zorluklara göğüs germiş, çocuklarının ve yakınlarının karşısına çıkan engellerle baş etmiş bu kadın, gerçek kimliği söz konusu olduğunda neden kendini bu kadar çaresiz hissediyordu? Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor, isteklerinin arkasında duramıyordu? 
Anneannemin her acı hatırayı anlatıp bitirirken tekrarladığı cümlede gizli belki de bu soruların cevabı: O günler gitsin, bir daha geri gelmesin...



Sayfa Sayısı: 120
Baskı Yılı: 2014
Yayınevi: Metis Yayıncılık

                                                                        -Zeze


Temmuz 02, 2014

Buket Uzuner-İstanbullular

Heyyoo yazlik semalarindan hepinize merhaba ^.^ 10 gunluk kacamagima gectigimiz cumartesi start verdim ve ailemin yaninda huzurlu bir tatile basladim efenim. Tabi yazliga gelmem demek internet bakimindan bol sikinti anlamina da geliyor. Bu yaziyi saygideger Huseyin araciligiyla -kendisi iphone'um olur- cok zor sartlar altinda yaziyorum. Aslinda bu yorumdan once yayinlamam gereken iki tane kitap yorumum vardi. Gel gelelim onlar bilgisayarda internetin baglanmasini bekleyedursun, ben acil bir sekilde size İstanbullular hakkinda dusuncelerimi aktarayim. 

 Yazliga gelirken nasilsa cok kalmayacagim icin yanima dort tane kitap almisim. Farkinda bile degilim ikisi zaten bitti. Diger ikisine gecmeden once yazlik raflarindaki eski kitaplari bir karistirayim dedim ve en sevdigim yazarlardan olan Buket Uzuner ile karsilastim. İstanbullular romani daha once cok duymadigim ve dikkatimi cekmeyen eserlerindendi. Hakkinda yorumlari okudum. Konusuna baktim. Tamamdir basliyorum dedim. Fakat...



 Arkadaslar bir kere her yapilan yoruma inanmayin. Uzuner hayati boyunca boyle bir roman yazmaz bir daha diye dusunuyorum. 200. sayfaya geldim hala beni cezbetmedi. Ben kendime inanamiyorum kendim Uzuner'e inanamiyor. Bunu nasil yaptin sen diye sorup duruyor ona. Hic yapmayacagim bir sey yapip ne yazik ki bu romani yarim birakacagim. Belki daha sonra tekrar okur ve fikrimi degistiririm. 
 Arka kapaga bakinca konusu sanki butun kahramanlar bir olay orgusu icinde gibi gozukuyor. Sanki hepsi yuz yuzeler gibi. Ama degiller. Yazar ayni siralarda ayni havalimaninda bulunan birkac insani anlatiyor. Tanimlamaya calisiyor. Her birini sayfalarca kalemliyor tabi. Yok benim icim almadi. Uzule uzule birakiyorum. Okumak isteyeni tutmuyor ama tavsiye de etmiyorum..

ARKA KAPAK

Yaz 2005. İstanbul Atatürk Havalimanı. Modernitenin ve şehrin sınırında genetik bilimciden gurbetçi işçiye, taksi şoföründen ünlü bir heykeltıraşa, tuvalet temizlikçisinden mimarlar odası eski başkanına kadar İstanbullu 15 kişinin yolları kesiştiğinde yüzyılımızın göçlerle genişlemiş İstanbul'undan, dolayısıyla Türkiye'sinden bir kesit ortaya çıkıyor. Bir İstanbul romanının olmazsa olmazı aşk elbette baş köşede yer alıyor. 
Büyük bir tehdit altında başlayan gerilim dolu dört saat boyunca İstanbul, Belgin ile Ayhan'ı kendisiyle ve aşkla hesaplaşmaya zorluyor.


Sayfa Sayısı: 
519
Baskı Yılı: 2007
Yayınevi: Everest Yayınları 

                            -Zeze

Haziran 26, 2014

HASAN ALİ TOPTAŞ- GÖLGESİZLER


 Uzun süredir yenmeye çalıştığım bir huyum var. Daha önceki yazılarımda da bundan çok kez bahsettim. Herkesin bir anda okumaya başladığı -popülerliliği artmış- kitapları; yazarları bir türlü okuyamıyorum. Örnek vermek gerekirse en son okuduğum Kahraman Tazeoğlu kitabında 16 yaşındaydım. Bukre çıktı inanın bir cümlesini dahi okumadım, okuyamam. Şimdi niye buradan giriş yaptı bu kız  bu başlık altında derseniz; Hasan Ali Toptaş da benim için popüler yazarlar arasındaydı. Uzun süre çok satanlarda kalan Heba kitabı ile beni itmişti de itmişti. Ama bu huyumun her yazar için doğru olmadığını gerçekten tabularımı yıkınca anladım. İnstagramda okuduğu tüm kitapları tatlı deli şekilde yorumlayan, her kitaba iştahla yönelmeyi sağlayan dünya tatlısı bir insanla keşfettim Gölgesizler'i. Ah şahane de oldu bu keşif.

 Hasan Ali Toptaş o kadar güzel bir dil kullanıyor ki bu romanında resmen kelimelerle dans etmiş diyorsunuz. Masal içinde masal desem yeridir. Öyle güzel dinliyorsunuz ki bu masalı o kadar tatlı geliyor ki hiç bitmesin istiyorsunuz. Yer-Zaman, Varlık-Yokluk, Düş-Gerçek kavramlarını usta bir şekilde dillendiriyor yazar. Mekan olarak iki yer var elimizde. Biri köy biri şehirdeki berber dükkanı. Köyde yaşanan olaylar geçmişi, berberdeki olaylar ise şimdiki zamanı. Ki bunlar da zaman kavramını oluşturuyor. Ama asıl hikaye varlık-yokluk üzerine kurulmuş durumda. Zaman bile bu kavramlarla hareket ediyor. Şimdi olan geçmişte olmuyor veya geçmişte olan şimdi de yer almıyor. Yani bilemiyorsun aslında bu kişiler var mı yok mu. İşte kitabın büyüsü bu şekilde sarıyor sizi zaten. 'İçim sıkılıyor' diyerek ortadan kaybolan Nuri ile başlayan olaylar, Güvercin'e, Cennet'in oğluna hatta canım muhtara kadar dokunuyor.

 İtiraf etmeliyim beğenmediğim bir nokta da var. Bence kitabın sonu gerçeğe bağlanmamalı biz hep bir düş gibi düşünmeliydik olanları. Bilmiyorum bu benim düşüncem tabi :) Ben beğendim. Çok severek okudum. Okuyun arkadaşlar okuyun ^.^

Siz de okuduysanız lütfen kitapla veya sonuyla ilgili yorumlarınızı yazın bakalım başka ne gibi düşünceler var meraktayım :)




-Arka Kapak-

Metinlerini varoluş ve yokoluş üzerine kurarak varoluşçuluğu taşraya taşımasıyla özgünlük kazanan, tıpkı Kafka gibi sade dilinden yükselen müzikle giderek hayatı yazıya, yazıyı ise büyülü bir hayata benzeten bir yazar... 
Yazma serüvenini “hayatı kelime kelime genişletmek” olarak adlandıran Hasan Ali Toptaş, metinlerini birer senfoniye de dönüştürerek, dışarıyla içerinin, görünenle iç dünyanın, gerçeklikle rüyaların, somutla soyutun çarpışmasından doğan tekinsiz bir atmosfere çağırıyor okurunu. Tam bir yazı ustalığıyla, Türkçenin imkânlarını sonuna kadar zorlayarak, edebiyatın büyülü dünyasına kapılar açarak... 

Cennet’in oğlu kendini kendi varlığında yok etmişken, gerçekten kadının dediği gibi bir kez daha yok olmuşsa durum kötüydü. Bu işin sonu yavaş yavaş köyün tamamen yok olmasına dek gidebilirdi. Belki köy zaten yoktu da bunu kimse anlayamıyordu henüz; köylülerin hepsi alışmıştı yokun varlığına...


Baskı Yılı: 2008
Yayınevi: İletişim Yayıncılık



                                                                                                               -Zeze

Şubat 05, 2014

Ayfer Tunç- Suzan Defter


Bu haftanın başında 5 kız olarak üç günlük bir kaçamak yaptık. İstikametimiz haritada İğneada olarak gözüken fakat benim huzur olarak adlandırdığım küçük kasabaydı. Her şey o kadar güzel ve dolu doluydu ki yanımda götürmem gereken kitap ancak bu kadar yakışabilirdi. Kısa, öz ama bir o kadar tadını damağınızda bırakan bir kıs roman.

 İlk Ayfer Tunç deneyimimdi. Normalde okumak istediğim yazarlarla ilgili ciddi bir araştırma yapar ilk olarak hangi kitabı ile başlamam gerektiğini iyice anlamaya çalışırım. Ayfer Tunç'u da uzun zamandır araştırıyordum. Aslında onu keşfetmek istediğim ilk romanı Yeşil Peri Gecesi idi. Fakat d&r'a girdiğimde planladığımın tam tersi olarak, raflarda gezinirken elime gelen ilk kitabını aldım. Şanslıymışım gerçekten çok keyif aldım okurken de. Şöyle bir şey de var ki belki de siz bir yazarla ilk yolculuğunuza çıkarken bu tarzda okumak istemeyebilirsiniz. Okuduğum zaman, ruh halim yani kısacası her şey çok uydu ve bayıldım.

 Suzan Defter'in yazılış şekli de gerçekten çok ilginç. Kitap iki kişinin tuttukları günlüklerden oluşuyor. Çift sayfalarda erkek, tek sayfalarda kadın anlatıyor bize. Sanırım olumsuz eleştiriyi sadece bu yönde yapabilirim. Okurken biraz odaklanmayı bozuyor. Erkek anlatırken sayfa bitince yan tarafa geçiyorsunuz fakat devamı orada değil arka sayfada. Gerçekten konsantrasyonu bozan bir durum bence.

Ayfer Tunç okumaya devam etmek istiyorum çünkü kesinlikle tanınması gereken bir yazar..

-Arka Kapak-
"İnsan gençliğini aşka vermezse, gençlik ne işe yarar?"
"Ama kaybeden sonunda siz olmuşsunuz."
"Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?"
"Ama bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz."
"İyi ya boş değildi kucağım."
"Ama yandınız, kül oldunuz."
"Ama vardım, kül bunun kanıtı."

12 Eylülün gölgesinde boğulan bir aşk hikâyesi... Yaşamın kıyısında seyirci olmaktan öteye gidememiş bir erkek... Birbirinin ışığıyla kamaşan iki ayna arasında parçalanan bir kadın... Başkasının gözünde nasıl göründüğünü, iki günlük üzerinden anlatan deneysel bir çalışma. Modern zamanların karmaşık insanlık halleri Ayfer Tunçun usta kaleminden unutulmaz bir edebiyat şölenine dönüşüyor. 

Suzan Defter, daha önce öykülerinden biri olduğu Taş-Kâğıt-Makastan azat olmuş, tek başınalığı hak etmiş bir eser.
(Tanıtım Bülteninden)




       

                                                                                                               -Zeze

Şubat 01, 2014

Jodi Picoult- Anlaşma



Anlaşma, bir dönem instagramda çok kişinin elinde olan kitaptır. Bir anda herkes okumaya başlamış birbirine tavsiye der olmuştu. Benim de şöyle bir huyum var ki bir dönem popüler olan kitapları, herkes okurken okuyamıyorum. Bu nedenle Jodi Picoult ile tanışmam da geç geç ama bir o kadar güzel oldu.

 İstanbul kitap fuarından aldıklarımı bitirdim sanırken, bir de baktım okumadığım üç kitabım varmış. Bunlardan biri de Anlaşma'ymış. Tabi mutluluktan havaya uçtum o ayrı bir konu tabi :) Kitabın içeriğinden çok bahsetmeyeceğim çünkü bir arkadaşım çok fazla ipucu verdiğimden yakındı. Sadece okurken hissettiklerimi anlatacağım.

 521 sayfa olan bu kitabı tam bir günde bitirdim. Evet efenim sabah oturdum akşam kalktım başından. Elimden düşüremedim. Şimdi ne olacak acaba demekten bir su içmeye bile gidemedim siz düşünün halimi. Özellikle romanın iki zamanlı yazılmış olması yani bir günümüzün bir de geçmiş zamanı yazması beni etkileyen şeylerden biri oldu. Bazen ''aa inanmıyorum nasıl yapabilmiş bunu!'' diyerek ağzımı kapadım. Bazen de seni cadı demekten kendimi alamadım. Özellikle mahkeme salonundaki anlarda nefesimi tuttum. Basit bir aşk romanı gibi gözüken bu roman aslında çevre baskısıyla birbirine aşık olan, olduğunu düşünen iki gencin hikayesi.. Ve ben şiddetle tavsiye ediyorum.


NOT: Bu romanı okuyalı bir ay oldu. Yazdan beri yorumlayamadığım kitapları yavaş yavaş yazmaya başlama kararı aldım :)


-Arka Kapak-

Söylenecek bir sey kalmamıstı.

Kollarını ona dolayan kızın hayatının her evresini gözünün önüne getirebiliyordu;
bes yasında daha sarısın, on bir yasında hızla boy atıyor, on üç yasında elleri erkeksi.
Mehtap, çekik gözlerinde yansıyarak yuvarlanıyordu gökyüzünde.

Kız onun teninin kokusunu içine çekti ve "Seni seviyorum," dedi.

Genç adam onu o kadar usulca öptü ki kız bunu hayal ettigini sandı; gözlerine bakmak için biraz geri çekildi.
Ve silah patladı.
Harte ve Gold aileleri on sekiz yıl boyunca yan yana evlerde yasadı. Aile pikniklerinden en mahrem sırlara kadar her seyi paylastılar. Çocukları Chris ve Emilynin yakınlasması da bu nedenle sürpriz olmadı, hatta arzu edildi. Birbirini neredeyse dogdukları günden beri tanıyan, hiç ayrılmayan liseli iki genç, ailelerinin gurur tablosunda el ele gülümsüyordu; ikisi de
basarılı, ikisi de popüler, ikisi de pırıl pırıl.

Ama bir gece yarısı çalan telefonla her sey degisti;Emily basından vurulmustu, Chris olay yerindeki tek kisiydi ve silahta kendisi için de bir kursun oldugunu söylüyordu... 

İnsan, aile, dostluk, ask...

Siz olsanız ne yapardınız?



                                                                                                                             -Zeze


Ocak 01, 2014

Çekiliş Sonucu


Merhabalar. Bir hafta önce süresini başlattığım çekilişimin sonuçları belli oldu. İnstagram ve bloggerdan toplam 134 kişinin katılımıyla, random,org'a göre kazanan Damla oldu :)

 En yakın zamanda bir çekiliş daha yapacağım sevgiler :)





                                                                                                                             -Zeze

Aralık 30, 2013

Jehan İstiklal Barbur


 Bir kere daha anladım ki büyük konuşmamalıyım ben. Kesinlikle konuşmamalıyım. Yaklaşık iki senedir adını duyduğum Jehan Barbur'u dinlememekte ısrar ediyordum. Bir-iki kere dinledim onda da depresyona giriyorum ben sanırım diyerek bıraktım. Gerçekten bazı duyguların, hislerin yaşla ve dönemle alakalı olduğuna inanan bir insanım. Ve yine bunun doğruluğunu görmüş, göstermiş oldum. Şarkıların da tıpkı kitaplar gibi zamanı olduğunu yine ve yine anladım.

 İki hafta önce yakın bir arkadaşımla bu konuyla ilgili tartışmamaya tutuştuk. 'Tekrar bir dinle ama sadece dinle' dedi. Evet denedim. İki hafta önce dinlemeye başladım şuan üç albümü elimde şarkıları dilimde... Sesi kadife gibi diye bir  tabir vardır hani, işte tam anlamıyla Jehan'a yakışıyor o. Sesi seni alıyor, uçuruyor ve bırakıyor. O kadar dinlenmiş o kadar huzurlu hissediyorsun ki..

 Ben kitap okurken müzik dinlemeyi başaramam. Yazarken de başaramam. Kafam karışır, toparlayamam ne yazacaklarımı ne okuyacaklarımı. Sadece birkaç şarkı vardır bana eşlik eden. Onlar da yabancı klasiklerdendir. Fakat Jehan'a evet dediğimden beridir sadece onunla okuyorum ve yazıyorum.

 Ben bir iki senedir adını duyuyorum dedim ama bakmayın siz bana. Jehan Barbur ilk albümünü 2009 yılında çıkarmış. Eğer daha ayrıntılı bilgi isterseniz tık tık.

 Ocak ayı Ot Dergisi'nde de küçük bir röportajı var Jehan'ın ilgilenenlere duyurulur.

Hoşuma giden bir iki şarkısını buraya ekleyeceğim ama sakın bunlarla yetinmeyin derim :)




                                                                                                                 -Zeze









Aralık 19, 2013

Yeni Yıl Çekilişi



 Merhabalar! Bir önceki postumda bahsettiğim gibi bu yeni yıla merhaba çekilişidir. Kazanan kişiye ocak ayının ilk haftasında, içi sürprizlerle dolu bir kutunun ulaşacağı çekiliştir. :) Kutunun içinde ne olduğunu çok söylemek istemiyorum. Söylersem ne anlamı kalır ki dimi ama yeni yıl hediyesi bu! Sadece şöyle bir ipucu vereceğim. Bir hikaye kitabı, bir şiir kitabı ve bir de roman barındıracak bu kutu içinde. Hepsi benim okuyup beğendiğim, başkalarına da önerdiğim kitaplardan olacak :) Aslında kafamdaki kitapların çoğu instagram hesabımda var bile sanırım ubss. Hepsi harika kitaplardır :) Kutunun gerisi kocaman sevgiyle, umutla konulmuş küçük küçük gönülden gelen hediyelerle dolacak. Çok severek hazırlayacağım bir hediye :)

Katılım şartlarına gelirsek çok çok basit. 

1. tozluraflardannotlar.blogspot.com adresimin takipçisi olmak

2. Eğer kullanıyorsanız instagram'da takipçim olmak (hesabım için tık tık)
(Eğer instagram hesabınız varsa oradan da katılıp, resmi kendi hesabınızdan beni yani @hezeze_ 'yi etiketleyerek #hezezedecekilisvar hashtagiyle paylaşabilirsiniz.)

3. Bu resmi kendi blogunuzda paylaşarak bu yazının altına katıldım yazmak.

NOT: Hem instagram hem de blogundan paylaşım yapanların adı iki kere yazılacaktır!

İşte bu kadar kolay üç adımdan oluşuyor. Çekiliş aynı zamanda instagram takipçilerim arasında da olacak. Yani hem blog üzerinden hem de instagram üzerinden yürüteceğim çekilişi. Bitiş tarihi 1 Ocak 2014 saat 17.00 olacaktır. O gün hem instagram hem de blogumdan katılanlar arasından kazananı random.org yardımıyla belirleyeceğim.

 İnstagram için olan şartlar İnstagram hesabımdan tekrardan yazılacaktır.

Ben çok çok heyecanlıyım. Hepinize bol şanslar <3



-Zeze

Bir Sürprizle Geri Dönüş


Yine çok çok uzun bir aradan sonra blogumun yolunu bulabildim. Yazamadıkça ne kadar üzüldüğümü anlatamam bile size. Sürekli ard arda konan vizeler ve geçmem gereken dersler olunca farklı blogları bile ziyaret edemez hale geldim. Artık okumuyorsun bizi bile  diyor arkadaşlarım :( Düzenli bir şekilde yazacağım artık diyemiyorum. Çünkü gerçekten çok aksilik çıkıyor. Aslında artık instagramı tamamen blog olarak kullanmaya yönelmiş durumdayım. Okuduğum her kitabı, onların küçükte olsa yorumlarını orada paylaşıyorum. Hele orada kazandığım dostlar var ki lokum gibiler <3

 Şimdi bu kadar zamandır olmama özrümü şöyle sunmak istedim. Bir çekiliş düzenleme kararı aldım. Ama bu yılbaşı çekilişi değil de yeni yıla merhaba çekilişi olsun, ocak ayının ilk haftasında da sahibini bulsun dedim :)
Bu çekilişin ayrıntıları için hemen farklı bir post yazmaya başlıyorum :) Özlemişim be yazmayı ! Öpüyorum kocaman sizleri :*


                                                                                                                               -Zeze

Ekim 07, 2013

Stefan Zweig- Sahaf Mendel



 Size mendillerim, kitaplarım ve yine ballı çayımla merhaba diyorum. Hava değişimlerine alışamadım gitti. Sürekli hasta oluyorum ama umuyorum ki bütün bir kışı böyle geçirmem :(  Dün hastalığın da verdiği tembellikle kendimi odama kapadım ve sadece okudum, izledim. Ağrılar olmasa bir de kolay nefes alabilsem aslında harika bir gündü :) Kafam hiçbir şeyi almıyordu. Ben de dedim ki öykü okuyayım en güzeli o olur. Aslında hep ön yargılı yaklaştım öykülere çünkü tam beni sarmasını istediğim an biten, beni yarı yolda bırakan arkadaşlar gibi geliyordu bana. Bunu da Sait Faik ile yendim demem gerekiyor. GErçekten bayıla bayıla okudum Son Kuşlar'ı. Bunun postunu da ayrı olarak yazarım. Neyse düne gelirsem daha önce hiç okumadığım bir yazardan başladım. Stefan Zweig.  Aslnda beni kitabını almaya iten şey yine ve yine tasarımı oldu. Yordam Kitap o kadar tatlı bir tasarım uygulamış ki hemen almak istedim. Benim aldığım 'Sahaf Mendel- Kadın Ve Doğa- Bir Kadının Yirmi Dört Saati hikayelerini içeriyor. Üstelik çevirileri de edebiyatımızın ünlü kişileri yapmış. Benim bahsettiğim Hamdi Varoğlu tarafından çevrilmiş. Başka bir kitap Behçet Necatigil bir diğeri ise Salah Birsel kaleminden mesela.

 Ben öncelikle Sahaf Mendel'i bitirdim. Zweig, betimlemeri çok yoğun olarak kullanmış. Mendel'in tüm hareketleri böylelikle net olarak gözünüzde canlanıyor. Elini masadan kaldırıp alnını kaşımaya götürdüğü her saniyeyi sanki karşısında oturuyormuşsunuz gibi görüyorsunuz. Konusu da Mendel'in başına gelen bir olaydan ibaret. Çok sıkmadan 30-40 sayfada bitiyor hikaye.

 Zweig'in kendi hayatından izler de çokça görülüyor. Daima barışçıl bir politika izleyen ve yahudi olan Zweig kahramanlarına da aynı şekilde yön vermiş.


Altını çizdiklerim;

''Geçtiğimiz yollarda kalan son ayak izlerimiz, topuğumuzun yerden kalkmasıyla beraber rüzgarla süpürülüp gidecek olduktan sonra yaşamanın ne anlamı vardı?''

''Fakat yine biliyorum ki, kitaplar, insanları ölümden sonra da birleştiren ve bizi, unutmaya, hayatın bu en büyük düşmanına; unutmaya karşı koruyan biricik araçtır.''

                                                                                                             -Zeze

Ekim 04, 2013

Çoluk Çocuk - Patti Smith


''...yaşlıca bir çift önümüzde durup alenen bizi incelemeye başladı. Robert ilgi çekmekten hoşlanıyordu, heyecanla elimi sıktı. 'Hadi fotoğraflarını çek,' dedi kadın, hayretler içindeki kocasına. 'Sanatçılar galiba.' 'Hadi canım,' dedi adam, omuz silkerek. 'Çoluk çocuk bunlar.'''


 Yazıma bir itirafla başlamak istiyorum. Bu kitabı ilk raflarda görmeye başladığım sıralarda sadece bir kere elime alıp içime sinmediği için yerine koymuştum. Patti Smith ismi benim için bir anlam ifade etmiyordu. Bir de, yazarın kendi anılarını anlattığı kitaplardan hep uzak durmuşumdur. Ne büyük kayıp! Tam bir rezilim sevgili okurlarım. Bu tarz romanları artık daha çok okumalıyım. Çünkü okurken aldığınız keyif bambaşka oluyormuş. Bendeniz bunu henüz fark ettim.

  Yaşanılan şeyleri okumak hep daha çok keyif vermiştir bana evet ama bir yazarın kendi anılarını anlatmasına dediğim gibi hep ön yargılı yaklaşıyordum. Ta ki Çoluk Çocuk'la karşılaşana kadar. Patti ve Robert'ın hikayeleri.. Bir tesadüfle başlayan arkadaşlık, aşk nasıl ilerliyor bunu görüyorsunuz. İkisinin de en sonunda nasıl kendi hayatlarına yönelip de aynı zamanda hala tek düşündüklerinin birbirleri olduğunu anlıyorsunuz.

 Eğer gerçekten bu tarz romanlaı seviyor ya da denemek istiyorsanız Patti Smith tavsiye edilir.

Altını çizdiklerim;

'' Kahkahalar. Hayatta kalabilmek için önemli bir malzeme. Ve biz sık sık kahkaha atardık.''

''Şairler şiirleri bitirmez, onları terk ederler.''



Not: Şarkılarına da bir göz atın lütfen hepsi birbirinden güzel:)

                                                                                                             -Zeze

Ekim 01, 2013

Özlemle Geri Dönüş :)

 Son yazdığım tarih dört ağustos. Artık kendime söyleyecek söz bulamıyorum gerçekten. Baya baya tembel olmuşum ben. Değiştirmeden önce de son okuduğum kitap Peyami Safa Yalnızlık'tı. Ben onun üzerine 15 tane kitap okudum arkadaşlar. Lütfen bu kadar zamandır yazmayışımı mazur görün sanki hiç gitmemişim gibi devam edelim :) 

 Eveeet yeni bir hayat, yeni bir tema sloganım ile yoluma çıkıyorum yine. Geçen sene girdiğim üniversite sınavlarında Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya bölümünü kazanmıştım. İlk sene hazırlık okuduğum için bölümüme başlayamamış, bol bol olan vaktimle kitap okumuş ve blogumu açma kararı almıştım. Şimdi ise koskoca yaz tatilinden sonra kendi fakültemde derslerime başladım. Bir senedir tereddütlerim vardı acabalarım vardı. Ama artık kendi derslerimin güzelliğini gördükçe doğru yerde olduğumu iyice kabullenmiş durumdayım :) Gelelim bloguma. Derslerin ağırlaşmış olması elbette ki kitap okuma hızımı düşürdü. Yalnız, kitap okuma aşkım hala aynı. Son yazdığım tarihten beri birçok  kitap okudum mesela. Ama onların hepsini şu an tek tek anlatmaya çalışırsam yeni okuyacağım kitaplar arada kaynayıp gidecek. Bu nedenle çok etkisinde kaldıklarımı ara ara sizinle paylaşacağım. Şu an Patti Smith'in Çoluk Çocuk adlı kitabını okuyorum. Biter bitmez yorumların sizinle olacak. Buraya yazmanın zevki gerçekten çok çok başka. Özlemişim. Şimdilik sadece şimdilik kendinize iyi bakın diyorum ve bir de sona Patti Smith videosu ekliyorum şimdiden bir göz atın  :)




                                                                                                       -Zeze

Ağustos 04, 2013

Yağmur Sonrası - Sarah Jio


''Ya siz, araya zaman, mekan, kişiler girse de gerçek aşkın peşinden gitmeye cesaret edebilir misiniz ?''

 Mart Menekşeleri'nin hemen ardından okumakla iyi mi ettim yoksa kötü mü inanın bilmiyorum. Başlamadan önce dedim ki kendime ''Acaba aynı yazarın diğer kitabını da hemen şimdi okursam sıkılır mıyım ?'' Sıkılmak ne demek ya bitmesin diye ne yapacağımı şaşırdım azizim. Yine yaşanan aşklar, arkadaşlıklar, her şey büyüledi beni. Bu kitabından sonra da karar verdim ki Sarah Jio artık benim favori yazarlarım arasında. Hatta Kristin'in yeri sallanıyor.

 Şimdi konuya gelirsek. Kahramanımız Anne... Çok sevdiği, yıllarca beraber büyüdüğü arkadaşı Kitty, Güney Pasifik'e savaşa hemşire olarak gitmeye karar verince onu yalnız bırakamaz ve nişanlısı Gerard'ı bile arkasında bırakarak savaş alanına gider. Diğerleri gibi adaya anında uyum sağlayamasa da Westry ile tanıştıktan sonra, keşfettikleri bungalov ile her şey değişir. Evet diyorsunuz ki bir aşk öyküsü işte. Biliyorum çünkü arka kapağını ilk okuduğum zaman ben de böyle düşünmüştüm. Ama okudukça gerçek aşkın zamana, mekana, kişilere yenik düşmediğini gördükçe anlıyorsunuz asıl güzelliği. Şu an bir başka kitabı çıksa hiç düşünmeden okuyacağım bir yazar artık Sarah Jio. Hala okumadıysanız hemen şimdi gidin, alın, okuyun ve okutun derim :)

 Tanıtım videosunu da izlemenizi öneririm :)


Bu arada yine şarkılar şahaneydi. Dinlemenizi tavsiye ederim..






Bunlar sadece birkaçı. Keyifli dinlemeler :)

                                                                      -Zeze
                                         


Ağustos 03, 2013

Mart Menekşeleri - Sarah Jio

 En son ne zaman yazdığıma bakınca, aradan geçen 15 güne inanamıyorum. İnanamıyorum çünkü hem kaç tane kitap sığdırıp o 15 güne hem de hiçbirini sizlerle paylaşmamış olmama şaşıyorum. Kendime inanamıyorum. Neyse o zaman yavaş yavaş okuduklarımı da anlatırım sıze ayrı ayrı postlarda. Öncelikle günler sonra bana blogumu açtıran kitapla başlamak istiyorum ilk postuma. :)

Öncelikle videosunu izlemek isterseniz eğer;





''Ada zamanı geldiğinde buraya ait olanları geri çağırır...''

 Muhteşem bir kitap okudum. Uzun zamandır okuduğum en güzel aşk romanıydı. Evet Sarah Jio'nun Mart Menekşeleri kitabından bahsediyorum. Okurken kendinizi olayların tam ortasında buluyorsunuz. Her sayfa daha büyük bir heyecanla çevriliyor. Hiç bitmesin istiyorsunuz. Konusuna gelirsek. İlk kitabı büyük başarı yakalamış olan yazar Emily, severek evlendiği kocasının onu aldatmasıyla yaşadığı şoku atlatmak ve yeni kitaplarına ilham kaynağı bulabilmek için yıllardır ziyaret etmediği yengesinin yaşadığı adaya gitmeye karar verir. Fakat kaldığı odada bulduğu 1943 yılında yazılmış bir günlük onu hiç beklemediği gerçeklerin içine sürükler. Tabi siz de onunla beraber sürüklenirsiniz. Çok severek okudum. Hani film gibiydi diyorum ya. Mesela bir örnekle açıklamak istiyorum onu. 'Bir hırkamı kapıp kotumun üzerine geçirdikten sonra yengemin yağmur çizmelerini giyip, sahilde adanın mart soğuğuna karşı bir yürüyüş yapmalıydım.' diyor Emily. Benim gözümde canlanan sahne de tam olarak bu oluyor. Hırkasına sarılmış yürüyen, aynen kendini anlattığı gibi sarı bukleli, yağmur çizmeli, çok güzel bir kadın. Her şeyiyle çok başarılıydı bu roman. Bir de şu noktaya değinmeden edemeyeceğim. Yazarın seçtiği şarkılar mükemmeldi. Eğer bir sayfada bir şarkıdan bahsettiyse açıp hemen dinledim onu. Bu yüzden bu sefer postta bir değişiklik yaparak altı çizili cümleler yerine kitabın içinde geçen şarkıları paylaşacağım sizinle. Son sözüm şu ki, hem ağlamaktan gözlerim acıdı hem de gülmekten yüzüm gerildi. Böyle muhteşem bir şeydi işte..

Keyifli okumalar :)

                                                 Glenn Miller- Moonlight Serenade

                                                Nat King Cole- When I Fall In Love

Biilie Holiday- Body And Soul



Vera Lynn- We'll Meet Again



Keyifli dinlemeler :)

                                                                                                     -Zeze